Ben bir acep ile geldim Pazartesi, Apr 16 2007 

Ben Bir Acep İle Geldim

Ben bir acep ile geldim
Kimse halim bilmez benim
Ben söylerem, ben dinlerem
Kimse dilim bilmez benim
 
Benim dilim kus dilidir
Benim ilim dost ilidir
Ben bülbülüm, dost gülümdür
Bilin, gülüm solmaz benim
 
O dost, bana gelsin demiş
Sundum kadeh, alsın demiş
Aldım kadeh, içtim şerap
Artık gönlüm ölmez benim
 
Ne durum var, ne durağım
Bir yerde yoktur kararım
Hakk’a münacat etmeğe
Belli yerim yoktur benim
 
Sor durduğum yeri bana
Gelirsen gösterem sana
Bir zerrece Hak’tan ayri
Gözüm nesne görmez benim
 
Tur dağında bir tecelli
Gör Musa’ya neler kildi
YUNUS eydur Hak katında
Sözüm geri kalmaz benim

                                  Yunus Emre

Aşkın odu ciğerimi yaka geldi, yaka gider… Pazartesi, Apr 16 2007 

Aşkın Odu… 

Aşkın odu ciğerimi yaka geldi, yaka gider
Garip başım bu sevdayı çeke geldi, çeke gider

Kar etti firak canıma, âşık oldum sultanıma
Aşk zincirin dost boynuma taka geldi, taka gider

Sadıklar durur sözüne, gayri görünmez gözüne
Bu gözlerim dost yüzüne baka geldi, baka gider

Bülbül eder âh ü figan, hasret ile yandı bu can
Benim gönülcüğüm, ey can, çıka geldi, çıka gider

Âşık Yunus der sözleri, efgan eder bülbülleri
Dost bağçesinde gülleri, koka geldi, koka gider

                                                                        Yunus Emre

Mülk-i bekadan gelmişem… Pazartesi, Apr 16 2007 

Mülk-i Bekadan Gelmişem 

Mülk-i bekadan gelmişem
Fâni cihanı neylerem
Ben dost cemalin görmüşem
Hûr-i cinanı neylerem

Vahdet meyinin cür’asın
Mâşuk elinden içmişem
Ben dost kokusun almışam
Misk i reyhanı neylerem

İsa gibi yeri koyup
Gökleri seyran eylerem
Musayı didar olmuşam
Ben “len terani” neylerem

İsmail’in Hak yoluna
Canımı kurban eylerem
Çünki bu can kurban sana
Koç kurbanı ben neylerem

Aşık Yunus mâşuk ile
Vuslat bulunca mest olur
Ben şişeyi vurdum taşa
Namus u ârı neylerem…

                                   Yunus Emre

Bir nazarda kalmayalım… Pazartesi, Apr 16 2007 

Bir Nazarda Kalmayalım
 

Bir nazarda kalmayalım
Gel dosta gidelim gönül
Hasret ile ölmeyelim
Gel dosta gidelim gönül

Terk edelim il ü şarı
Dost için kılalım zârı
Ele getirelim yâri
Gel dosta gidelim gönül

Bu dünyaya kalmayalım
Fânidir aldanmayalım
Bir iken ayrılmayalım
Gel dosta gidelim gönül

Kılavuz olgıl sen bana
Gönülelim dosttan yana
Bakmayalım önden sona
Gel dosta gidelim gönül

Ölüm haberi gelmeden
Ecel yakamız almadan
Azrâil hamle kılmadan
Gel dosta gidelim gönül

Gerçek erene varalım
Hakk’ın haberin soralım
Yunus Emre’yi alalım
Gel dosta gidelim gönül

                              Yunus Emre

YEGENLERIM VEFA-SEFA Pazartesi, Apr 16 2007 

Demedim mi… Pazartesi, Apr 16 2007 

 Demedim mi… 

Oraya gitme demedim mi sana?
Seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi benim
Kaynağın benim demedim mi?

Bir gün kızsan bana
Alsan başını yüzbin yıllık yere gitsen
Dönüp kavuşacağın yer benim demedim mi?

Demedim mi su görünene razı olma?
Demedim mi sana yaraşır otağı kuran benim ancak ?
Onu süsleyen, bezeyen benim demedim mi?

Ben bir denizim demedim mi?
Sen bir balıksın demedim mi?
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın?
Senin duru denizin benim demedim mi?

Demedim mi yolunu vururlar senin?
Demedim mi soğuturlar seni?
Oysa senin ateşin benim
Sıcaklığın benim demedim mi?

Türlü şeyler derler sana demedim mi?
Ölmezlik kaynağını kaybedersin ,
Yani beni kaybedersin demedim mi?
Söyle bunları sana hep demedim mi?

                                Mevlana Celaleddin Rumi

Senlik Benlik Nedir Bırak Cuma, Apr 13 2007 

Senlik Benlik Nedir Bırak

Allah birdir Peygamber Hak
Rabbül alemindir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyim geldi sırası

Kürtü Türkü ne Çerkezi
Hep Ademin oğlu kızı
Beraberce şehit gazi
Yanlış var mı ve neresi

Kurana bak İncile bak
Dört kitabın dördü de hak
Hakir görüp ırk ayırmak
Hakikatte yüz karası

Binbir ismin birinden tut
Senlik benlik nedir sil at
Tuttuğun yola doğru git
Yoldan çıkıp olma asi

Yezit nedir, ne kızılbaş
Değil miyiz hep bir kardaş
Bizi yakar bizim ataş
Söndürmektir tek çaresi

Kişi ne çeker dilinden
Hem belinden, hem elinden
Hayır ve şer emelinden
Hakikat bunun burası

Şu alemi yaratan bir
Odur külli şeye Kadir
Alevi Sünnilik nedir
Menfaattir var varası

Cümle canlı hep topraktan
Var olmuştur emir Haktan
Rahmet dile sen Allah’tan
Tükenmez rahmet deryası

Veysel sapma sağa sola
Sen Allah’tan birlik dile
İkilikten gelir bela
Dava insanlık davası…

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE Pazar, Apr 1 2007 

ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE

 

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,

 

- Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya -

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

 

Ne hayâsızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde – gösterdiği vahşetle “Bu: bir Avrupalı”

 

Dedirir – yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

 

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

 

Yedi iklîmi cihânın duruyor karşında;

Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!

 

Çehreler başka, lisanlar, deriler, rengârenk.

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

 

Kimi Hindû, kimi Yamyam, kimi bilmem ne belâ…

Hani tâûna da züldür bu rezil istîlâ!

 

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-u asil,

Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyla sefil,

 

Kustu Mehmed’ciğin aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.

 

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…

Medeniyet denilen kahpe, hakîkat, yüzsüz.

 

Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,

Öyle müthiş ki: eder her bir mülkü harâb.

 

 

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı:

 

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

 

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam;

Atılan her lâğımın yaktığı: yüzlerce adam.

 

Ölüm indirmede. gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…

 

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara, vâdîlere sağnak sağnak.

 

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

 

Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,

Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.

 

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!..

 

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat imân?

 

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrından râm?

Çünkü te’sis-i ilâhî o metîn istihkâm.

 

 

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,

Beşerir azmini tevkîf edemez sun’-ı beşer;

 

Bu göğüslerse Hüdâ’nın ebedî serhaddi;

“O benim sun’-ı bedîim, onu çiğnetme!” dedi.

 

Âsım’ın nesli… Diyordum ya… Nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

 

 

Şühedâ gövdesi, baksana, dağlar, taşlar…

O, rükû olmasa dünyâda eğilmez başlar,

 

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;

Bir hilal uğruna, yâ Rab, ne Güneşler batıyor!

 

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!..

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

 

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…

Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi…

 

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

“Gömelim gel seni târîhe!” desem, sığmazsın.

 

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb.

Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.

 

“Bu, taşındır” diyerek Kâbe’yi diksem başına;

Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

 

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmiyle,

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmiyle,

 

Ebr-i nîsânı açık türbene çatsam da tavan,

Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

 

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

 

Türbedârın gibi tâ haşre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile âvizeni lebrîz etsem;

 

Tüllenen mağribi, akşamları, sarsam yarana…

Yine birşey yapabildim diyemem hâtırana.

 

 

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini;

Şarkın en sevgili sultânı Selâhâddîn’i,

 

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayrân…

Sen ki, İslâmı kuşatmış, boğuyorken husran;

 

O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki rûhunla berâber gezer ecrâmı adın;

 

Sen ki a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât!

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

 

Ey şehîd oğlu, şehîd isteme benden makber,

Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.